anasayfa
apel hakkında
sergi
sanatçılar
gelecek sergiler
geçmiş sergiler
uluslararası sergiler
başka yerlerde
kataloglar
basında apel
linkler
iletişim
english
Galeri Apel © 2007.
tüm hakları saklıdır.
Son güncellenme: 27.7.2017.
kullanım şartları

« geri
» basında apel
"sanat dünyasında bir İstanbul modasıdır gidiyor"
ece korçal, sabah/cumartesi, 11.07.2009


Sanat dünyasında bir İstanbul modasıdır gidiyor

ECE KOÇAL
11.07.2009

150 yıllık bir Ermeni ailesinin evini büyülü bir sanat evine dönüştüren Nuran Terzioğlu, Türkiye'de galericiliğin en eski isimlerinden. Galeri Apel'in sahibi Terzioğlu, sanat piyasası krizden etkilense de İstanbul'a ait güncel sanat eserlerinin yurtdışında keşfedildiğini söylüyor
Nuran Terzioğlu, Türkiye'de sanat galericiliğinin en eski isimlerinden biri. 1983'te Ankara'da Tanbay Galerisi'nin kuruluşunda yer aldı, ama bu galeri üç yıl yaşadı. O da bunun üzerine Urart'ta yönetici olarak çalışmaya başladı. Daha sonra İstanbul'a taşındı ve bugün 11 yaşında olan Galeri Apel'i kurdu. Hayatı boyunca hep iyi bir sanat izleyicisi olduğunu söyleyen ve 39 yaşında başladığı mesleğinde 26. yılını dolduran Terzioğlu ile sanat piyasasının yaşadığı dönüşümleri konuştuk.

- O günlerden bugünlere sanat piyasasında belli başlı değişiklikler neler oldu?
- 90'lardan sonra teknolojinin gelişmesiyle sanat da gezebilir hale geldi. Deneysel işler yaygınlaştı; fotoğraf, video gibi işlerin bütün dünyada dolaşımı başladı. Sanat Batı'nın tekelinden çıktı ve bienallerin yapılmasıyla farkındalık başladı. 80'lerin sonundan itibaren uluslararası bianellerin başlaması, galerileri de etkiledi. Tabii bu etkilenme daha yavaş oldu. Çünkü galeriler, yaşamak için satış yapmak zorunda. 2000'li yıllara geldiğimizde müzecilik hızlandı. İstanbul Modern, Proje 4L gibi farklı müzelere ihtiyaç duyuldu. 2000'li yılların ilk 10 yılı, İstanbul'da - maalesef başka şehirlere dağılmadı ama- müzelerin 10 yılı diye anılacak gibi geliyor bana.

- Hep olumlu gelişmelerden bahsettiniz. Olumsuz neler oldu?
- Olumsuz demeyeyim ama kafa karıştıran, benim çok anlayamadığım konular, müzayedeler... Çağdaş sanat da müzayedelere girmeye başladı. Osman Hamdi'lerin müzayedede satılmasını anlıyorum, ama günümüz sanatını müzayededen hangi nedenlerle alıyorlar, onu çok merak ediyorum. Sotheby's oldu, Christie's oldu; yabancı koleksiyonerlerin ilgisini ne kadar çektik merak ediyorum. Genç sanatçıların eserlerinin satılması, isimlerinin duyuluyor olması tabii çok sevindirici. Ama bu isimler neye göre seçiliyor, onu merak ediyorum. Bu müzayedelere zaten insanların doyduğu isimlerle mi gidiliyor, yoksa Taner Ceylan gibi daha ismi duyulmamışlar mı? Kriterler pek belli değil sanırım. O yüzden şimdiden bir şey söyleyip onları infaz etmek istemiyorum.




- Kriz nasıl etkiledi?
- Sponsoru olmayan bir galeriyiz. Yalnız sanatçı sergilerinden para kazanıyoruz. Diğer taraftan satış yapmayacağını bilsek bile, sanatçıya ve üretimine gönülden bağlıysak, ona da yer veriyoruz. O yüzden biraz dara düşebiliyoruz. Zaten az olan koleksiyonerlerimizin, ilk kesinti yaptıkları alan yine sanat eserleri oluyor. Sanat eserinin fiyatları da biraz düştü. Biz zaten çok yüksek fiyatlar koyan bir galeri değiliz. Ama sanatçıdan sanatçıya fark var. Kimi sanatçı sadece sanatla geçinmek zorunda; onlar krizden çok etkileniyor. Bu dönemde işi olmayan sanatçılar çok zor durumda kaldı. Biz de krizden dolayı yeni bir yer açtık. Önceki iki-üç sergiden birkaç parça işi, gelenlere izletmek ve onları yeniden satış imkânı bulmak üzere 34 metrekarelik bir yer ilave ettik. Orada önceki sergilerimizden örnekler bulabiliyorsunuz.

- Sanat eserlerini bir yatırım aracı olarak görenler için bu dönem bir fırsat olabilir mi?
- Kesinlikle olabilir.

- Bu dönemde elinden sanat eseri çıkarmak isteyenler oluyor mu?
- Bir kere çok sevdiği bir işi kimse elinden çıkarmaz. Çok zor durumda kalması gerek. Koltuğunu satar da sanat eserini satamaz. Yatırım amacıyla alanlarla gönülden alanlar çok fark ediyor zaten. Biz bu farkı anlarız. Nasıl ki galericiler gönül bağıyla çalışıyorsa, alıcılarımızın önemli bir kısmı da gönül bağıyla alıyor.

GALERİCİLİKTE ÇOĞALDIĞINIZI HİSSEDİYORSUNUZ
- Her güzel sanatlar okuyan sanatçı olmak zorunda değildir sanırım...
- Sanatçı olmak için belirli şartlar vardır. Kendinle çok baş başa olman gerekir. Sanatçı olduğunuz zaman saat mefhumu olmaz, sorumluluklardan arınmanız lazım. Sanatçı olmaya kalksaydım bütün bunları talep edecektim. Yapayalnız olmaktır sanat. O kadar zor bir şeydir ki bu. Üretiminle baş başa kalırsın. Ondan sonra gelen etkenler, üretiminden de sanatından da bir şeyler alır, götürür. Onun için hem evliliklerini hem de sanatını sürdürenleri çok takdir ediyorum. Ben yapı olarak yapamazdım. Galericilikte tam tersine çoğaldığınızı hissediyorsunuz. Ne kadar çok insana hizmet verirseniz, o kadar iyi hissediyorsunuz. Bu mesleksiz ne yaparım bilmem. Ev ve aile hayatını da çok severim; galericilik bunlara da imkân veriyor. Keşke gençken bu işe girseydim. Ama şimdi genç galericiler çıkıyor. Sanat okulundan mezun oluyor, geliyor burada galerisini açıyor. Mesela Ura var. Ne kadar farklı bir çizgisi var...

- Siz kaç yaşında galericilik yapmaya başladınız?
- Çocuklarımı büyüttükten sonra, 39 yaşımda başladım. Ama hep iyi bir izleyiciydim. 1967'de Documenta'yı görme imkânı bulmuştum. 67-68'de sanat eğitimine girmiş olmak çok önemli. Washington'a çok yakın otururken pek çok kişinin sergisini görme imkânım oldu. Ondan önce ilk sanat eğitimimi Frankfurt'ta aldım. O zamanlar tekstilin kullanımının çok revaçta olduğu yıllar. Dolayısıyla Apel'de açılan sergilerde bolca malzemeye yer verilir.

- İyi bir galerici nasıl olmalı?
- Daima öğrenmeye açık olmalı. Hiçbir zaman "Ben bunu bilirim," "Tek seçiciyim," şuyum buyum dememeli. Böyle yaparsa en önce kendini kandırır. Her zaman öğrenmeye açık olmalı, sanatçılarını anlamaya çalışacak, onlara destek verecek... Asla kendini belli bir yere koymayan insan iyi bir galericidir. Aşık atmak için, sanatçı kadar kendini geliştirmek zorunda.

- Ankara'da ilk çalıştığınız sanatçılar arasında bugün hâlâ çalıştığınız isimler var mı?
- Selma Gürbüz'le şimdiye kadar hep sürdürdük. Gülsün Karamustafa ile uzun süre birlikteydik; o şimdi Rodeo'da. Canan Dağdelen var. Ayrıca lise öğrencisiyken Tanbay'a gelen öğrenciler vardı; onlardan üç dört kişi güzel sanatlar eğitimi aldı. Biri şu an sanatçımız olan Cem Aydoğan'dır. Diğeri de şimdi Hollywood'da afiş tasarlayan Emrah Yücel'dir.





- Bugün Ankara ve İstanbul arasında ne gibi farklılıklar var?
- Ankara da İstanbul da hep değişime uğruyor. Duyduğum kadarıyla Ankara'da günümüz sanatına yer veren galeri sayısı azalmış. Bu ara İstanbul'a çok ağırlık verildi. Yurtdışında da bir İstanbul modasıdır gidiyor... Ben de bazen Türkiye yerine İstanbul dediğimi fark ediyorum. Ama Doğu'yu unutmamak lazım. Örneğin Anadolu Kültür'le birlikte Diyarbakır'dan da sanatçılar çıkıyor.

- Yaz ayları galeriler için eskiden daha durgun geçerdi. Şimdi aksine bu dönemde de sergiler açılıyor...
- Yaz ayları küratörlerin, turistlerin geldiği, kültür turizminin olduğu aylardır. İstanbul'a çok kaliteli bir turist kitlesi geliyor. Bu aylarda bir sürü davet alıyoruz. Bu yıl biri Frankfurt'ta, diğeri Hamburg'da iki tane sergi yaptık. Buradaki sergiler de çok gezildi. Satışlar biraz düştü ama o da çok doğal.

SANAT ADINA KALIPLARIN İÇİNDE BİR EĞİTİM VERİLİYOR
- Son zamanlarda Art Basel, Venedik Bienali gibi sanat etkinliklerine daha çok katılım var...
- Evet, bunlar hep sevindirici gelişmeler. Yeni küratörlere de yer veriyorlar. Örneğin Başak Şenova.

- Bunlar piyasayı etkiliyor mu?
- Piyasa henüz bu hıza alışamadı. Koleksiyonerler biraz daha geriden geliyor. Demek ki biraz daha görmeleri gerekiyor. Bunda basına da rol düşüyor. Sergilerin duyurulması, alıcıları da etkileyecektir. Buraya çocuklar da geliyor. Bir keresinde mahalleden sekiz yaşında bir çocuğa "Öğretmenini de buraya getir," dedim. "Öğretmenim burada gösterdiğiniz şeylerden hiç hoşlanmaz!" dedi. Çocuk bunu sezebiliyor. Sanat adına kalıpların içinde bir eğitim veriliyorsa, çocuk o yaşta bunun farkına varıyor.

- Türkler sanat eseri alırken neye göre seçim yapıyor?
- Bizim alıcılarımız, çoğunlukla gönül bağına göre hareket ediyor. Bazen o kadar sever ki, hele ki bir yerleştirmeyse, evde nereye koyacağını bilemez. "Bu eseri nasıl değerlendiririz?" diye bizden yardım istedikleri oluyor. Evde yeri olmayıp, bir sanatçıdan iş isteyenler oldu. O zaman sanatçıya ters gelmezse, örneğin "Bir sütunu nasıl değerlendirebilirsin?" diye sorduğumuz da oldu. Türkiye'de işyerlerinde, kamuya açık yerlerde daha fazla eser olması şart. Görmek çok önemli. 70'lerde resim alıp eve asmak modaysa, o evine resim sokanların çocukları bugün çok daha meraklı.

SERGİ SALONU ÇAMAŞIRHANEYMİŞ
- Galeri ismini, bulunduğu Apelyan Apartmanı'ndan alıyor. Bu binanın bir hikâyesi var mı?
- Apel kelimesinin kökeni Latinceye gidiyor; davet etmek, çağırmak, cezbetmek demek. Yaklaşık 150 yıl önce Apelyan ailesi yaptırmış. Hep aile apartmanı olarak kullanılmış. Bizim sergiler düzenlediğimiz üst kat, çamaşırhaneymiş. Aile zamanla çok yoksul düşmüş, en son iki matmazel kalmış ve onlar da kiracı olmuşlar. Ölene kadar burada yaşamışlar.

- Apel, sergi salonu olarak çok baskın bir mekâna sahip. Bu kimi zaman eserleri sergileme zorluğu yaşatıyor mu?
- Baskın olmasını biz istedik. Mekân sizi zorlarsa "Şu ortamda en iyi nasıl sergilenir?" diye hem sanatçı hem de galerici kışkırtılıyor.

- Çoğunlukla yerleştirmeleri siz yapıyorsunuz değil mi?
- Evet. Güvenle hiç karışmayıp, tamamen bana bırakan bile vardır. Ayrıca ben de güzel sanatlar eğitimi aldım. Sanatçılarıma gıpta etmekten çok hoşlanıyorum. "İyi ki sanatçı olmamışım!" dedirtecek sanatçılarla çalışmak istiyorum. Ben hep böyle duygusalım. Ama yaşla ilgili değil, hep böyleydim. Mekân düzenlemek de bu işin bir parçası.